Home / Alevilik / Hz. Ali

Hz. Ali

Yolumuzun temeli; Hz. Ali tahminlere göre 21 Mart 599 tarihinde Mekke’de doğmuştur. Kabe’de doğmuş olan tek kişidir. Annesi Fatıma’dır. Haşim’in oğlu Esed’in kızıdır.

Babası ise, Ebu Talib’dir. Ebu Talib de Haşim’in oğlu olan Abdülmüttalib’in oğludur. Bu nedenle Ali, anne ve baba soyu bakımından tam bir Haşimi’dir. Annesi adını, “arslan” anlamına gelen “Esed” veya “Haydar” koymak isterse de, Hz. Muhammed’in isteğiyle “Ali” adı konur. Diğer adlarsa ona lakap olarak verilmiştir.

En çok kullanılan lakabı, “Tanrı rızasını kazanmış” anlamına gelen “Murtazâ”dır. Önemli künyesi “toprak babası” anlamına gelen “Ebü-Turâb”tır. Bu son künyeyi kendisine Hz. Muhammed verdiğinden, Ali genellikle bu künyesini yeğlemiştir.

Hz. Muhammed; Ali beş yaşındayken O`nu yanına alarak bakımını üstlenir. Bu durum 18 yaşına dek sürer. Böylece Hz. Ali’yi Hz. Muhammed eğitmiş, kişiliğinin oluşmasına yardımcı olmuştur.

Hz. Ali’nin Hz. Muhammed’e bağlılığı kuşkusuz; “tam bir teslimiyet içinde ve aşk düzeyinde”dir. Peygamber’in Medine’ye göçü sırasında onun yatağına yatarak canını feda etmeye hazırdır. Hz. Ali’nin ilim ve irfan açısından sahabelerin en önde gelenlerinden olması konusunda kimsenin kuşkusu yoktur.

Hz. Ali, amaçlanan ilk İslam öğretisini en iyi ve batîni bir dilde yorumlayan ve bunu topluma benimsetmeye çalışan kişiliktir.

Hz. Ali, 622 yılının sonlarında Hz. Muhammed’in eşi Hatiçe-i Kübra’dan doğan Fatıma-tı Zehra ile evlenir. Hz. Fatıma, örnek bir anadır. Yeni oluşturulan İslam toplumunda ideal kadın örneğidir. Bu evlilikten Hasan, Hüseyin, Muhsin, Zeynep ve Ümmü Gülsüm doğarlar. Hz. Muhammed’in soyu, Ehlibeyt ile devam eder. 606 yılında doğan Fatima, babasından 3-4 ay sonra, yani 632 yılında 26 yaşında Hakka yürür (İkinçi Halife Ömer Bın Hatab tarafından dövülüp tekmelenerek kaburgaları kırılır, kırk günlük bebeği Muhsin’de darbe alır, anne ve bebek şehit olurlar. Hz. Ali, aynı yıl iki önemli desteğini yitirmiştir.

Hz. Ali, Fatıma Ana’nın sağlığında ikinci bir evlilik yapmamıştır. Arap geleneğini çiğneyerek tek eşli olarak kalır. Ancak onun Hakk’a yürümesinden sonra evlilikleri ve bu evlilikerden çocukları olur.
Hz. Ali, Ebubekir, Ömer ve Osman`ın entrikalarla Halife seçilmelerini izler ancak onlara biat etmez. Sabırla çevresindekilere, yol konusunda ve prototip kamil insan konusunda örnek teşkil eder. Muaviye, Şam’ı başkent edinerek Suriye’ye yerleşir. Devletinin güçlerini orada toparlar. Hz. Ali, Küfe’yi merkez edinerek Irak topraklarına ağırlık verir. Küfe’ye çekilmiştir. Orada Haricilerden İbnü’l Mülcem al-Sarimi tarafından 27 ocak 661 tarihinde zehirli bir kılıç darbesiyle vurulur. İki gün sonra yaklaşık Ramazan ayının 19. günü şehit olduğu zaman 63 yaşlarındadır. Irak`ın Necef şehrinde defin edilir. Daha sonraları burada Necef kenti (bugünkü Meşhed-i Ali) kurulur. Türbesinin bulunduğu yer, Necef-i Eşref adıyla anılmaktadır. Hz. Ali, 4 yıl 9 ay halifelik yapmıştır.

İç çekişmelerin doğurduğu sorunlar nedeniyle Hz. Ali’nin kabri 200 yıldan fazla zaman gizli tutulmuştur. Ama Ehlibeyt’ten ve Oniki İmamlardan olan kimseler Necef’teki kabrini, ilk kez Abbasi halifelerinden Harun-ül Reşit 786 yılından sonra belirleyerek yaptırmıştır.

Hz. Ali ve ailesi son derece mütevazı ve sade bir yaşam sürmüştür. Hz. Ali’nin “Sünni” ve diğer “Şeriatçılarca zahiren” algılanması ve Şeriat yaşamındaki pratikleri genelinde Sünni ve Şii kaynaklarına dayanır. Bu bilgilerin hangi amaçla ve kimler tarafından ortaya atıldığını bilmeden doğruluğu konusunda kuşkular oluşmaktadır. Alevi-Bektaşiler, Hz. Ali‘ye yüklenen misyonu açık ve net olarak anlatmalıdırlar. İçimizde ötekileşiriz. Asimilasyon değirmemine kendi ellerimizle su taşımış oluruz. Sünni ve şeriatçı anlayış ve iktidar, yüzyıllarca Ali düşüncesini yok etmek için,

Aleviler hakkında ölüm fetvaları çıkarmış, onları yargılayıp binlerce Aleviyi öldürmüşlerdir. Yok etmeye çalıştıkları Ali, Alevi anlayışındaki Ali’dir. Yani; insanı tanrı katında gören, eşitlikci, cem tutan, semah dönen, kadını toplumsal yaşamda eşit değerde gören ve örtünmeye zorlamayan, zekat değil paylaşmayı benimseyen, 72 millete aynı nazarla bakan; eline, beline, diline, eşine aşına işine sahip çıkmayı benimseyen Aliciliktir.

Hz. Ali`yi farklı kılan özelliklerin başında şüphesiz Hz. Ali´;nin Tanrı algılaması gelmektedir. „Ben görmediğim, bilmediğim Tanrı`ya tapmam“ demiştir. Buradan yola çıkarak Hz. Ali’nin tarif etmiş olduğu tanrı algılayışı bizim Tanrı anlayışımızdır diyebiliriz. Tanrı; bir başkası tarafından görülebilir, hissedilebilir, dokunulabilir, onunla temasa geçilebilir.
Hz. Ali´nin „konuşan Kuran“ kavramı, farklı olan başka bir özelliğidir. O, insanı tanrısallaştırıp, onun sözlerini Kuran değerinde görmektedir. Sıffın savaşında yenilmek üzere olan Muaviye, derilere yazılı Kuran surelerini mızraklara takarak hileye başvurduğunda; Hz. Ali “Enel kuran-ı natık” (Ben konuşan kuranım) diyerek, bu hileye dikkat çekmiştir. Bu sözleriyle mızraklara takılmış olan Kuran, yaratılmamış yazılmış bir kitaptır, bir daha yazılabilir. Çünkü herşey insandadır. Bu sözü ve davranışıyla Ali, aklın yolunu seçmiştir.

Zamanın bilgini olması ve akılcı davranışı ve yaklaşımları, gücü ve cesareti veliliğinin kerametleri olarak nitelendirilmiş, sayısız söylenceler yaratılmıştır. Kendi kendinin cesedini yıkayan, tabuta koyan, bir deve üzerinde deveyi götüren; kısacası ölmeden ölümsüzleşen bir Tanrı oluşturulmuştur.

Alevi inancında Ali tekrar dünyaya gelir. Çağına damgasını vurmuş kişilerde Ali zuhur eder. Yani; Ali don değiştirip tekrar ortaya çıkar.

Hz. Ali´nin kılıcı kanlı olan kılıç değil, tahta olanıdır; yani: insanlara cihat açmaz, kulluk görevlerini ibadetle değil insanlara sorumluluklarıyla belirler. Aleviler; Hakk´ın insanda tecelli ettiğini söylerler ve Hz. Ali`nin örnek kamil insan olduğununa inanan Yedi Ulu Ozanlar ve daha niceleri bu nedenle O`nu olağanüstü niteliklerle anlatırlar.

Kaynak: AABF İnanç Kurulu „Muharrem Dosyası” (2014)