I. MELIKOFF
Ilkin sunu söylemeliyim: Ilmi hayatimin büyük bir kismi XIII., XIV. yüzyillar Anadolu Türk edebiyati incelemesine adanmis olmakla birlikte, özellikle Yunus Emre uzmani degilim. Önceleri kendimi destan edebiyatina vermis oldugum için, Danismendname, Battalname, Saltukname gibi eserleri, daha baskalarini ve özellikle, gelecekteki arastirmalarimin seyrini degistirecek bir eseri: Horasan Taberdari Ebu Müslim’in Destanini incelemek için uzun yillar harcamistim. Bu son eser bana öyle tesir etmisti ki, ona adadigim kitabi yazarken duymus oldugum heyecani, sadece ilmi degil, ama ayni zamanda manevi heyecani yeniden bulmayi denemistim. Bu arzu, beni, Ebu Müslim’in destaninin, en eski Anadolu Türk örneginin çikmis oldugu sanilan yazarin metnine: 1362'de Sadi Meddah veya Haci Sadi tarafindan, Candaroglu ailesinden Kastamonu emiri Kötürüm Beyazit için yazilan Dasitan-i Maktel-i Hüseyn ile ilgilenmeye yöneltilmistir. Bu metni daha iyi incelemek için, Ebu Müslim’in Destani'nin, Dasitan-i Maktel-i Hüseyn'in, Battalname'nin, Saltukname'nin ve daha baskalarinin boy attigi ayni kültür ve anlayis ortaminin edebiyat türünde, genellikle Bektasi-Alevi Siiri diye adlandirilan halk tasavvuf siiri alaninda bilgilerimi derinlestirmek istemistim.
Anadolu Türkleri'nin ilk edebiyat ürünlerini incelemek için eserine durmadan basvurmak zorunda kalinan rahmetli Fuat Köprülünün dosdogru gösterdigi gibi, ilk Anadolu Türk Edebiyati, destan edebiyati ve tasavvuf edebiyati olarak ikiye ayrilabilir; adlarini saymis oldugum kahramanlik hikayelerinin de kuvvetlendirdigi gibi bu iki akim sikica bir birine baglanmistir.
Bu arastirmama verdigim "Yunus Emre ile Haci Bektas" adi son yaptigim arastirmalara dayanmaktadir.
Ama konusmamin metnini kaleme almak istedigimde, öyle sikintilar duydum ki, neredeyse kalemi birakacaktim. Sebebi de sudur: Bektasi-Alevi denen tüm halk tasavvuf edebiyati, mesela Kaygusuz Abdal, Sah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Asik Virani, Kul Himmet ve Sairenin üzerinde görülen Yunus Emre'nin tereddütsüz etkisine karsi, Yunus Emre'de bu edebiyatin baslica beliren unsurlarini, yani terimin tam anlamiyla bâtini manevi biçimlerini bulmak elde degildir.
Gene de bir olay apaçik ortada: Vilayetname, Yunus Emre'nin ve kendi eserlerinin manevi mürsidi olan Baba Tapduk Emre'nin hayatinin incelenmesi için hemen hemen tek bilgi kaynagidir.
Bu gerçekten hareket ederek, benimsedigim konu üzerinde kendimi toparladim ve bana öyle geldi ki, Yunus Emre ile Haci Bektas arasindaki münasebetlerde süpheye yer yoksa da, buna karsilik ortaya konmasi gereken bir nokta var: Haci Bektas çevresinde dönüp duran düsünce ve onun hakim oldugu Bektasi-Alevi edebiyatindaki yeri. Mesele baska bir yönden ele alinirsa: Haci Bektas ananesine dayanarak bulmaya çalisacagim Yunus Emre degil, ama Yunus Emre'nin eserine dayanarak, Haci Bektas ile içinde bulundugu manevi ortami daha iyi anlamayi denemektir. Böylece Yunus Emre, Haci Bektas'in sirrini çözmek için bir kaynak durumuna geliyor.
Yunus Emre ile Haci Bektas'i bir araya getiren nedir? Muhtemel ki XV. yüzyilda adi bilinmeyen bir yazar tarafindan kaleme alinmis eski gelenekler derlemesi olan Haci Bektas'in Vilayetname'si Yunus'un hayatina ait baslica bilgi kaynagimizdir. Yunus'un yasadigi çagi, XIII. yüzyilin ikinci yarisini anan tek kaynak Vilayet-namedir. Yunus Haci Bektas'in çagdasidir; Sivrihisar'in kuzeyindeki dogum ve ölüm yeri Sariköy'dür. Sosyal durumunun da köylü oldugunu bilmekteyiz. Vilayetname, mürsidi Tapduk Emre'yi anan Yunus Emre'nin eserleriyle birlikte sayili kaynaklardan biridir. Vilayetname'ye göre, Tapduk Emre dini tesebbüslerini Sakarya bölgesinde yürüten ve Haci Bektas'la alakasi ünlü bir manevi mürsittir.
Haci Bektas hakkindaki malumatimiza gelince: Baslica bilgi kaynaklarimiz Eflaki'nin Menakibü'l-Arifindeki ifadesi ile desteklenen Vilayetname, Makalat ya da Haci Bektas'in Arapça’dan çevrilmis "dedikleri" kitabi ile XV. yüzyil tarihçisi Asikpasazade'dir.
Kesin olarak biliyoruz ki Haci Bektas, XIII. yüzyilda Horasan'dan gelmis bir din mürsidiydi, Kirsehir bölgesinde Soluca Kara Öyük'e, simdiki Haci Bektas'a yerlesmisti; gelenek bakimindan Ahmed-i Yesevi'ye baglanmakla birlikte, Peygamberin seriatini harfi harfine izlemeyi gerekli bulmayan bes vakit namaz gereklerini yerine getirmeyen bu husus Eflaki'nin ifadesiyle kuvvet kazanir), kaidelere tamamen bagli kalmayan bir Islamlik anlayisi vardi. Hepsi anane bakimindan asagi yukari Ahmed-i Yesevi'ye baglanmis ve kaidelere aldiris etmeyen bir Islamlik anlayisini sürdüren, çaginin öteki manevi mürsitleriyle ilgi kurmustu. Burada Resullah diye bilinen Baba Ishak'i özellikle anmaliyiz; Ibn-i Bibi'den ögreniyoruz ki Baba Ishak Türkmenlerinin içtima-dini bir hareketini yönetmistir. Tarihte Babailer'in Isyani diye bilinen, Selçuklu Sultani II. Keyhüsrev tarafindan 637/1239 da bastirilan bu isyandir. Vilayetname'ye göre, Resul Baba Haci Bektas'in halifesi, mürsididir; fakat Eflaki'ye göre Baba Resul'ün halifesi Haci Bektas'tir. Bu da kronoloji bakimindan daha dogru olsa gerektir. Her neyse, Baba Ishak ile Haci Bektas arasinda süphesiz bir münasebet olmustur. Bu XV. yüzyil tarihçisi Asikpasazade tarafindan da tasdik edilmektedir.
XV. yüzyil sonu destan ananeleri derlemesi Saltukname tarafindan kuvvetlendirilen gene ayni Vilayetname'ye göre, Haci Bektas'in Yunus’un mürsidi Taptuk Emre ile münasebeti vardi, ama Yunus Emre'ye bakarsaniz Taptuk Emre Sari Saltuk gibi, Batak Baba'nin mürsididir:
"Yunus’a Taptuk'dan oldu hem Barak'dan Saltuk'a,
Bu nasib çün cus kildi ben nice pinhan olam."
Vilayetname'ye göre, bütün bu manevi mürsitler Haci Bektas'in mürsididir. Haci Bektas'in Barak Baba, Sari Saltuk ve Taptuk Baba ile münasebetleri Saltukname tarafindan dogrulanmistir.
Bütün bu kisiler, gene bir baska Baba, yazari Asik Pasanin kendi oglu olan ve ailenin yari - biyografik yari-velilik tarihi olan ve Sayin Bay Mehmet Önder'in buldugu Menakib-al-Kudsiyye metnince bilinen, Asik Pasa ailesinden Baba Ilyas da tarih bakimindan Babailer hareketine baglanmistir. Bu ailenin bir baska üyesine göre, tarihçi Asikpasazade, Horasan'dan gelmis olan Haci Bektas ile kardesi Mentes, Baba Ilyas'a baglanmislardir. Bundan çikan netice sudur: Bütün bu Babalar ve daha baskalari, özellikle, Yunus Emre'nin eserinde anilan Baba ilyas'in müridi Geyik Baba ayni toplumsal ve manevi ortamdan, Babailer'in ortamindandi. Yunus Emre de iste bu ortamdandi.
Bütün bu çesitli babalarin din düsünceleri üstüne simdi bildiklerimizi gözden geçirelim. Hem Eflaki'nin sahitliginden, hem de Saltukname tarafindan tevsik edilen Vilayetmane'den biliyoruz ki, Babalarin kati kaideleri reddeden dinin sartlarini harfi harfine izlemeyi gerekli bulmayan bir Islamlik anlayislari vardi. Toplantilarina kadinlari buyur ederlerdi. Sarap içmek yasaklanmamisti ve törenlerinde helva pisirmesi ile bir din yemegi bulunurdu. Helva pisirmesi Ahilerin loncalarinda da vardi.
Vilayetnamedeki, yani XIV. yüzyildaki Bektasi ayinlerini incelersek, din yemegi, sema’i ve çiragi buluruz. Tarikatin daha sonraki bütün tatbikatlari, büyük bir kismi sehir merkezlerine baglanmis Bektasilerin Düzeni'ne bir teskilatlanma ve özel bir tören saglayan Balim Sultan tarafindan daha geç kurumlastirilmistir. Halbuki köylerdeki tatbikat ta Sah Hatayi'ye kadar uzanan bir tören izlerdi. Bu sonuncu konuya daha sonra dönecegim.
Adini bir tasavvuf tarikatina veren Haci Bektas, halk arasinda bir efsane kisisi olarak iyice belirmektedir.
Yunus Emre'nin Taptuk Emre, Barak Baba, Sari Saltuk, Geyikli Baba'yi anmasini, Haci Bektas'in adini bir kez bile anmamasini göz önünde tutarsak, su neticeyi çikartabiliriz: Haci Bektas hayattayken o kadar önemli bir kisi degildi; Bu çagin bütün kaynaklarinca da bu böyledir. Mesela tasavvuf sairi Asik Pasanin ondan hiç bahsetmedigini, sadece Eflaki'nin ona ikinci sirada bir yer verdigini görürüz. Ama Haci Bektas gene de, Osmanli Türkiye'sinde en önemli bir halk tarikatina adini vermistir. XVI. yüzyildan önce bu tasavvuf tarikati üstüne bütün bildiklerimiz, bu tarikatin halkça tutulmasi, törenlerinde Türk dilini kullanmis olmasi ve seriata uymamasidir.
Bütün bu anila gelen seylerden hiç biri, eserlerinde halk dilini kullanma ve seriata uymama gibi özelliklerin bulundugu Yunus Emre ile uyusmazlik halinde degildir.
Mesela:
"Ben namaz oruç içün süci içdüm esridüm
Tesbih seccadeyiçün dinlerem seste kopuz."
"Bana namaz kilmaz diyen ben kiluram namazimi
Kilarisam kilmazisam ol Hak bilür niyazimi”.
"Hak'tan artuk kimse bilmez kafir Müslüman kimdürür
Ben kiluram namazimi Hak geçirdise nazimi."
"Cennet Cennet dedikleri
Isteyene ver anlari"
"Bana uçmak ne gerekmez
Isbu benim zariligim"
"Sufilere ver sen ani
Ben nice terk edem seni"
"Bir kaç köskle bir kaç huri
Bana seni gerek seni."
"Her giz gönlüm ana bakmaz
Degildürür bir bag içün"
"Bana seni gerek seni
Sol bir ala çardak içün."
Simdi Haci Bektas'a dönelim, rahmetli Fuat Köprülü ile Birge'nin pek hakli olarak tahmin ettikleri gibi, o da Türkmen babalarindandi; Türkmen Babalari daha epeyce iptidai bir Islamlik örtüsü altinda köylerdeki Türk halkinin erisebilecegi bir görüsü tavsiye ediyorlardi; bu görüs de belki, eski Türklerin dini tatbikatlari, adi Haci Bektas'a bagli ananede beliren, Orta Asya'nin büyük Türk tasavvufu Ahmed Yesevi tarafindan etkilenmis bir tasavvuf sistemiyle birlesmistir.
Baska bir deyisle, bütün bunlarda Bektasi-Alevi edebiyatinin özellikleri olan asiri unsurlarin hiçbirini bulamiyoruz: tevella ile teberra görüsüyle tamamlanan Ali'ye asiri bagliligin, Sah Hatayi çagindan beri bu edebiyatta açikça gözüken görüslerin, tecelli ile tenasuh'un hiçbir izni bulamiyoruz.
Bektasi edebiyatinin kitaplarindan, özellikle en çok taninanini, Sadeddin Nüzhet Ergun'un Bektasi Sairleri ve Nefesleri'ni söyle bir karistirirsak Sah Hatayi'nin belirmesinden önce, bu asiri yönelmelerin hemen hiçbirini bulamayiz. Bu kitapta, Sah Hatayi'den önceki Bektasi denen sairlerin arasinda Yunus Emre'yi, Said Emre'yi Abdal Musa'yi, Kaygusuz Abdal'i, Nesimi, Temennayi'yi buluruz. Bu degisik sairlerin misralari, özellikle Kaygusuz Abdal, az çok hepsinin etkilendikleri Yunus Emre'nin ilhamindan farkli hiçbir ilham ortaya komaz. Anilan siirlerin hiçbirinde asiri yönelmeler bulunmaz; ancak, birinde, XIV yüzyil sairi ve Kaygusuz Abdal ve müridi Abdal Musa'nin oldugu söylenen bir nefes'te vardir; bu yüzden de bu siirin gerçekligi bakimindan kuskuya kapilmakta hakliyiz. Iste o siirden bir dörtlük:
"Güvercin donuyla Uruma uçan
Imamlar evinin kapisin açan
Cümle evliyalar üstünden geçen
Var midir hiç bir er Ali'den gayri?"
Haci Bektas Veli'ye bir bahis var bu misralarda; ananeye göre Haci Bektas Veli, Horasan'dan güvercine dönüserek Rum ülkesine gelmisti; Bu anane Vilayetname'de tevsik edilmistir ve Abdal Musa tarafindan anilmasinda da hiç bir aykirilik yoktur. Ama dörtlügün son iki misrasina göre ve nefes'in devamindan açikça anlasiliyor ki, Ali ile Haci Bektas bir tek ve ayni olaydan baska bir sey degildir. Bu düsüncelerin Sah Hatayi eserinden önce gözükmedigine bakarsak, bu nefes'in Abdal Musa'ya baglanmamasi gerektigini söyleyebiliriz. Bu düsünceler Abdal Musa'dan daha önce var olsaydi, bunlari müridi Kaygusuz Abdal'da bulamadigimiza sasardik, halbuki Kaygusuz Abdal'in eserinde, böylesine asiri yönelmelerin hiç bir izi bulunmaz. Tarihçi Asikpasazade'ye göre Abdal Musa, Hatun Ananin mürididir; Hatun Ana da Vilayetname'nin Kadincik'indan baska biri degildir; ananeye göre, Kadincik, Velinin abdest suyunu içtikten sonra çocuk dogurmustur; dogan baskasi olmadigina göre, Abdal Musa'yi Kadincik'a baglayan bu efsane, Abdal Musa’yi Haci Bektasa baglamak için kendi basina yeterilidir. Bu ananci Yunus’un en eski edebi müritlerinden biri olan Abdal Musa’nin halifesi Kaygusuz Abdal tarafnidan da dogrulanmistir. XIV. yüzyilin ikinci yarisinda yasayan Kaygusuz Abdal, Kahire Bektasi tekkesinin kurucusu olmustur. Eserleri, Türkiye’deki el yazmalarinda pek çok bulunur; eski çagdan ve kataloglarda bulunmayan bir Kaygusuz Abdal elyazmasini da Viyana’da buldum. Kaygusuz Abdal anane bakimindan Haci Bektas'a öylesine sikica baglanmistir ki onun, siirlerinin Haci Bektas'in siirleri olduguna kadar isi vardirirlar. Haci Bektas'a yaptigim ziyaretlerden birinde, Kaygusuz Abdal'in bir flama üzerine yazilmis misralarini Haci Bektas'in misralari olarak belirtilmis görünce sasirdim kaldim. O misralari ve Kaygusuz Abdal'in baska misralarini o günden beri hep Tarikat’a adini veren Kutsal Kisi’ye bagladiklarini gördüm; özellikle ona adanmis iki brosürde onlari buldum.
Haci Bektas'a baglanan misralar iste:
"Dervislik hirkada tecda degildir
Her ne ararsan kendinde ara
Hararet narda sacda degildir
Kudûs'ta Mekke'de Hacda degildir."
Yunus Emre'nin düsüncelerini sasilan bir biçimde andiran bu dörtlükte, Kaygusuz Abdal'in misralari kolayca taninir:
"Dervislik hirkada tacda degildir
Hakki istersen âdemde iste
Isilik oddadir sacda degildir
Irak'ta Mekke'de Hacda degildir."
Iste gene Haci Bektas'a baglanmis buldugum bir dörtlük:
"Sakin bir kimsenin gönlünü yikma
Eger insan isen ölmezsin korkma
Gerçek erenlerin sözünden çikma
Asigi kurt yemez uçta degildir."
Orada Kaygusuz Abdal'in su misralari kolayca bulunur:
"Dögüp bir kardesin hatirin yikma
Ask ile öle gör Kaygusuz Abdal
Egilüp kildigin secde degildir
Ask ile ölmezsen güçte degildir."
Simdiye kadar özellikle Haci Bektas ile ilgisi bakimindan sözünü ettigim Kaygusuz Abdal'i birakmadan önce, bir sürü örnek arasindan birini, üzerinde Yunus Emre'nin etkisi görülen su misralari anmak isterim:
Iste Kaygusuz Abdal'in çok taninan misralari:
"Kildan köprü yaratmissin gelsin kulum geçsin deyü
Hele biz söyle duralim, yigit isen geç a Tanri"
Hemen hemen ayin misra'i Yunus Emre'de de buluruz:
"Kil gibi köprü gerersin geç deyü
Gel seni sen tuzagindan seç deyü."
Yunus Emre'nin Bektasi-Alevi edebiyati üzerindeki tesiri meselesine temas etmem, özellikle Haci Bektas ile Yunus'un bir takim edebiyat müritleri arasinda bir bag kurmak içindi. Yüz yillardir tükenmez bir kaynak olan, Fuat Köprülü’nün Yunus okulunun bir dali saydigi, bu okulun en güçlü izini tasiyan Bektasi edebiyati üzerinde Yunus'un etkisi sorununu izlemeden önce, Asik'in ve daha eski olarak da, halk tasavvuf sairi Emre'nin Türk Edebiyati'nda oynadigi rolü anmak isterim. Gerçekten de su ispat edilmistir ki tasavvuf sairini belirten Türkçe terim Emre, din disi ilhamla koçaklamalar, destanlar söyleyen ozan’in karsisiydi. Bu Emre teriminin yerini XV. yüzyil basindan beri, süphesiz tekkelerin tasavvuf siiri etkisi yüzünden, Tanriya hayran, tasavvuf sevgilisini belirten âsik terimi almistir. Bu Emre'ler arasinda yer alan Yunus, süphesiz en önemlisiydi; Emreler göçebelerle yari - göçebeler arasinda medeniyet ve kültür yayicilari rolünü oynarlardi. Türk halkina, kendine yabanci olan bir felsefeyi, anlayisina ve uygun biçimler ve sekillerle, anlayabilecegi bir dil kullanarak ögretmeye çalisirlardi. Manevi mürsitlerin düsüncelerinin yayilmasina yarayan bu halk tasavvuf edebiyatinin ehemmiyeti açiktir. Bu halk kültürü eserine tesirde bulunan Yunus Emre'ye yüzyillar boyunca özenilmistir. Bu din yayma edebiyati, özellikle Bektasiler’de önemliydi; dinin dis biçimlerini tanimayan Bektasiler, asiklarina manevi mürsit özelligi verirlerdi, çünkü müritlerinin gönüllerini ve ruhlarini siir ve musikiyle kazanirlardi.
En büyük Bektasi-Alevi sairleri, Pir Sultan Abdal, Asik Mahi, Kul Himmet, v.s üzerinde Yunus’un etkisi kendini duyurur. Bütün bu edebiyatta akaide karis ayni tiksintiyi, aci alaya yönelimi, seriata uymamayi, iyi’nin ve kötü’nün, imanin ve inançsizligin askinligina ve sonunda coskunluk haline, yani vecd haline, ve sevilen varlikla birlesme’ye erme istegini buluruz. Demek, bütün bu Bektasi edebiyatinda, nefes diye adlandirilan ve Yunusun ilahi’leri üslubunda yazilmis siirler bulunur. Yunus'un bu tür edebiyat üzerindeki etkisini belirtmek için tek bir misrai anmakla yetinecegim; ama Bektasi-Alevi sairlerinin en asirisinin, siir istidadini hem ideolojik hem politik yaymacilik hizmetine en iyi biçimde kosmayi bilmis olan Sah Hatayi'nin misra’sini; Yunus Emre:
"Seversem ben seni candan içeri
Yolum ütmez bu erkândan içeri"
diye terennüm etmistir.
Dini ve ideolojik yaymaciligi yürütmek için bakin iste bu ilhamdan Sah Hatayi nasil istifade etmisti:
"Ali'yi severem candan içerü
Yolunu severem yoldan içerü."
Az önce demistim ki, Haci Bektas'la ilgili belgelerde, Yunus Emre'nin ideolojisine zit olan birsey yoktur. Tersine, Haci Bektas üstüne bütün bildiklerimiz, sairin düsünceleriyle birlesmektedir. Haci Bektas'in asiri düsüncelerinin, dinin dis biçimlerine karsi duyulan bir tiksintiden baska bir sey olmadigini kabul etmeye hiçbir sey elvermiyor.
Vilayetnâmeyi okursak, kahramanina Ali seceresi vermekten baska Siilik'in izlerine rastlamayiz; hiç degilse Anadolu halk ortamlarinda, o zamanda daha Sünni ve Sii tutumlari arasinda ayrilik gayrilik yokken, bu secere verme gayet normal bir seydi.
Kahraman, ister Melik Danismend, Seyyid Battal -Seyyid Battal'in destaninda, Vilayetname'dekinden daha çok, Sii, dahasi asiri unsurlar bulunur- Sari Saltuk gibi gazi olsun, ister Haci Bektas gibi namevi mürsit olsun, tabiatiyle Ali'ye baglanirdi. Ali'de en yüce feta (fütuvvet eri) ve bütün yigitlik erdemlerinin örnegi idi. Bu çagda raslanilan, Kerbelâ sehitlerinin kutlanmasi asirilik olarak vasiflandirilmaz. Siilerle Sünniler arasindaki ayrim, daha sonra, Sah Ismail'in yaymaciligi sirasinda ortaya çikar. Yunus Emre'yi incelemek için yerlestigimiz çagda tarihi Haci Bektas'i yani sairimizin süphesiz ilgisi oldugu taninmis manevi mürsidi, adindan yararlanmis olan asiri düzen yüzünden, halkin hayal gücünün yarattigi efsane kisisi Haci Bektas'tan ayirmamiz gerektir. Haci Bektas'in Sii temayülleri olduguna inanasimiz geliyorsa, bu adini benimseyen tarikatin giderek Sii kavrayislari kabul etmesindendir.
Bu düsünceler Anadolu'da XIII. yüzyildan beri vardi. Alamut'un alinisindan sonra, Mogollar tarafindan sindirilen Suriye Ismaililerinin bir kismi küçük Asya'ya siginmisti. Asiri Siilik'in XIII. yüzyilda Anadolu'da var-olusunun hiç degilse kismi belirtisi elimizdedir: Arap El-Cebbari "Hatirat"inda, XII. yüzyil basinda Rum ülkesine yaptigi yolculuklarda, Sii ülkesindeyse, kendini Ali'nin tecellisi olarak gösterirdi. Bu taniklik, bu düsüncelerin var oldugunu saglamamiza elverir. Beketasiler, öteki çagdas töreler gibi zamanla bunlari benimsemistir. Bu hangi çagda meydana gelmistir? Bektasi-Alevi edebiyatina bakarsak, bu kavrayislarin XVI. yüzyil basinda, Sah Hatayi'nin eserinden baslayarak özellikle nefesler de billurlastigini görürüz.
Hatayi'nin eserinden sözetmek makelemin konusuna girmez. Onu anmak zorunda kaldiysam sundan ötürüdür: Süpheye yer yok ki, Haci Bektas'in simasi Hatayi yüzünden baslangiçta olmayan bir özellige bürünmüstür. Hatayi -yani Sah Ismâil- ana tarafindan Akkoyunlu bir Türkmen olmakla birlikte, mensei Sii olan bir aileden bile degildi. Uzun Hasan'a siginan ve bacisiyla evlenen dedesi Seyh Cüneyd Siilik'e girmistir; herhalde politik yaymacilik amaçlariyla girmis ve Peygamber ailesine asiri bagliligini ilan ederek Anadolu'nun Türkmen oymaklarini dolasmaya koyulmustur. O ve Uzun Hasan'in kizinin kocasinin oglu Haydar bu düsünceleri, dini olmaktan çok politik amaçlarla Türk oymaklari arasinda yaymislardir. Varilan netice sudur: bu bagnazlasmis oymaklar 1502'de, "Iran'in Türkmenler tarafindan üçüncü istilasi"ni gerçeklestirmislerdir; birincisi Karakoyunlularin, ikincisi Akkoyunlularin, üçüncüsü de Kizilbas Türkmenlerin istilasidir; Türkmenlerin basinda Türk edebiyatinda Hatâyi adiyla taninan, on dört yasinda bir delikanli olan Sah Ismail vardi. Özellikle yandaslarinin bagnazligini kistirtmaya yönelen bu yaymaciligin zararli etkisi, II. Beyazid'in hakimiyeti sonunda, 1511'de Seyh Haydar'in müritlerinden Sah Kulu'nun isyani sirasinda kendisini duyurmustur ve bu isyanin Çaldiran savasinda I. Selim tarafindan resmen bastirilmasindan öncedir.
Bu vakalar sirasinda, Osmanli Imparatorlugunda belki Babai hareketinin ortaya çikardigi töreler ve teskilatlarin yok oldugu görülür; ama bunlar çesitli Sii akimlari tarafindan git gide islenmistir. Bu töreler ve teskilatlar arasinda Abdal'lar, Kalender'ler, özellikle Ahi'ler, Fütuvvet'e bagli meslek loncalari vardi ve bunlarda Sii ideolojisi apaçikti; Bu tutum, yüce feta Ali'nin fityan'in geleneksel öncüsü olmasiyla kuvvetlendirilmistir.
Bu degisik içtimai ve dini teskilatlar ayni çaga dogru Bektasiler'in Tarikat'inda yeniden belirirler. Baska bir deyisle, çesitli degisik akimlarin, yeni ad altinda ve manevi bir mürsidin himayesi altinda ortaya çiktigi görülür; o zamana kadar ancak ikinci bir yer tutan manevi mürsit, her türlü süphenin üzerinde olmak zorundaydi.
Sehir merkezlerinin Bektasi tekkeleri teskilatlanmalarini Balik Sultan'a borçlu olduklari bilinirse de, köylerdeki Bektasi-Alevi toplanmalarinin ananelerine göre, ayinlerin düzenini kuran Sah Hatayi idi. Gerçekten de bu ayinlerde yalniz Hatâyi'nin nefeslerini okumak adetti. Bir halk din kitabinda bu ananenin dogru oldugunu bulmustum. Imam Ca'fer es-Sadik'a baglanan Buyruk adli kitap, bu olayin incelenmesi bakimindan önemlidir. Iki talibi musahip eylemek beyanindadir baslikli bölümde belirtilmistir ki:
"Birinci erkan: Yalniz Hatayi'nin nefesleri okunur."
Simdi, bir sürü manevi halk mürsitlerinden biri olan Haci Bektas'in degisik "yol düskünleri"nin bagrina sigindiklari bu yeni tarikat'a özellikle adini veren kisi olarak, hangi nedenlerle seçildigini inceleyelim.
Bu meselenin karsiligi süphesiz, Osmanli Imparatorlugu tarihinde, XV. yüzyil tarihçilerinin ifadelerinde, Asikpasazade'de, Anonim Kroniklerde ve özellikle Uruç'ta, I. Murat zamaninda Yeniçeri ordusunun kurulusu konusunda bulunur. Her teskilat bir Pir'e baglanmak zorunda oldugundan, ananeye göre, ordunun kurulmasini tasdik edecek icazet ve Yeniçerilerin özel börkü, Elif Taci Haci Bektas'in müritlerineden istenmistir. Sunu da belirtmek ilginçtir: Bektasilerin börkü ak, "yol düskünlerinin ki" çogu zaman kizil idi; Ibn-i Bibi'nin belirtmesine göre, Baba Ishak'in yandaslari ve daha sonra, Seyh Haydar’dan beri Kizilbaslar için de bu böyledir. Bu da bir defa daha dogruluyor ki, Bektasiler bozguncu unsurlardan degillerdi. Uruç'a göre, Sultan Orhan kardesi Ali Pasa'nin ögütlerine uyarak, Haci Bektas'in kendisine basvurmustur. Tarihlerin uyusmazligi yüzünden bu ifade, tarihi bakimdan dogru gözükmüyorsa da, Ali Pasanin Bektasi dervislerinin töresinde baglanmis olmasi mümkündür. Ne olursa olsun, XIV. yüzyildan beri, Bektasi dervislerinin töresi, "Haci Bektas ogullari" diye adlandirilmis olan Yeniçerilere sikica baglanmistir. Törenin bir temsilcisi, bir vekil de bu ordu ocak'inda sürekli olarak otururdu. Bektasilerin Osmanli Imparatorlugundaki mitiyazli durumunu, onlarin orduyla olan baglari açiklar. Yençerilerin gücüne sikica bagli olan etkileri, 1826'da Yeniçerilerin ortadan kaldirilmasiyla sona ermistir.
Öte yandan ilk Osmanli Sultanlarinin, Bektasi dervislerinin töresine baglanmis olduklari hemen hemen kesindir. Elimizde, Uruç'un sahitligi bulunan Ali Pasadan baska, Vilayetname'den de biliyoruz ki, II. Beyazid de Bektasilerin töresine kapilmis gibidir. Bu metne göre II. Beyazid Haci Bektas'in türbesini ziyaret etmis ve türbesinin çatisini kursunla kaplatmistir.
Bir seçkin ordunun piri ve Sultanin saydigi bir Velinin himayesi altina siginmakla yol düskünleri, olabilecek baskilardan ve kiyim-kirimdan kurtulmayi hakli olarak umabilirlerdi.
Makalemizin konusuna dönersek, bu eski kaynaklarin, özellikle Haci Bektas'in Vilayetname'sinin sahitligini süpheyle karsilamamiz gerektigini söyleyebiliriz: Gerek Yunus Emre ile münasebetlerinde, gerekse Haci Bektas ile Yunus’un manevi mürsidi Tapduk Emer arasindaki münasebetlerde gerçekten de bu kisilerin ayni toplumsal ve manevi ortamdan olduklari söylenebilir.
Ama su da apaçik söylenebilir ki, Yunus Emre'nin ilerdeki yüzyillarda Bektasi sairlerine ilham vermis ve örneklik etmis siirleri, kisiligi günümüzde hala pek iyi bilinmeyen ve gerek halk ananesi gerek efsanelerle bütün bütün degismis bir Veliyi yaratan bu manevi ortamin incelenmesi için basli basina bir bilgi kaynagi olmalidir. |