Dünyada varlığını sürdüren ve belirli değerler etrafında bütünleşen her insan topluluğunun mutlaka hedefleyip, ortaya çıkarmak istediği bir insan modeli mevcuttur. Bilindiği üzere her topluluğun kendine özgü inançları, anlayışları, değerleri, kuralları, beklentileri, rol modelleri bulunmaktadır. Toplumları biçimlendiren hangi faktörler varsa eğitim yoluyla bir sonraki kuşağa aktarılmaya çalışılır. Bu da ancak iyi organize edilmiş ve gelişmiş bir eğitim sistemiyle mümkündür. Aksi takdirde toplumları karakterize eden ve kimliğini oluşturan hiçbir unsur yaşama imkânı bulamaz. Hangi topluluk türünü ele alırsak alalım, örneğin: gerek inanç gerek etnik veya ideolojik manada olsun, mutlaka kendine özgü bir eğitim felsefesinin ve çalışmasının olduğunu görürüz. Yoksa asimilasyon, yabancılaşma ve yok olma kaçınılmaz bir sonuç olur. Bu sebeplerden dolayı topluluklar kendine has düşünce ve yöntemlerle, eğitim konseptlerini hazırlamak durumundadırlar.

Alevilik açısından bakıldığında ise durum farklı değildir. Onlarda tarihi süreç içinde köklü eğitim felsefelerini ve metotlarını geliştirebilmişlerdir. Yüzyıllar boyunca çeşitli baskı, takip ve katliamlara maruz kalmalarına rağmen inanç ve kültürlerini günümüze kadar taşımayı başarmışlardır. Örneğin, Cem ibadetlerini, musahiplik kurumunu ve diğer inanç pratiklerini okul gibi kullanıp istedikleri insan tipini yetiştirebilmişlerdir. Eğitimin aşamalı gerçekleşmesi gereken ve zaman isteyen bir süreç olduğunu Aleviler çok iyi kavramışlardır. Alevilikte bu sürece, “insan-ı kâmil” denmektedir. Alevi inanç ve kültür bütünlüğünde “kâmil insan” olmak pedagojik açıdan ana hedef sayılmaktadır. İstediği insan modeli, belli aşamalardan geçmiş, kemale erişmiş insandır. Bunu Dört Kapı Kırk Makam felsefe ve yöntemiyle hayata geçirmeye çalışmaktadır. Kapılar, yani aşamalar Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat olarak adlandırılır. Asıl hedef Alevi inancında Hakikate erme aşamasıdır. Bütün pedagojik uygulamalar, bu amaca ulaşmak için harekete geçirilir. Dört Kapı Kırk Makam konusunu ayrıntılı ele almadan önce, insanın niçin eğitilmesi gereken bir varlık olduğunu, neden eğitime ihtiyaç duyulduğunu kısaca irdelemeye çalışacağız.

İnsan Neden Eğitilmelidir?

Doğadaki diğer canlı türleri ile kıyaslandığında, insanın üstün düzeyde öğrenme yeteneğine sahip olduğu açık bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. İnsanı, insan yapan ve diğer canlı türlerinden ayıran en önemli özelliği, öğrenebilme kabiliyetidir. Bu yetenek onun biyolojik varlığını devam ettirebilmesi için hayati önem taşımaktadır. İnsan, Dünyanın her coğrafyasında ve değişik iklim şartlarında yaşama becerisi gösteren tek organizmadır. Diğer canlı türleri sadece belli doğal koşullar altında ve bulundukları coğrafik şartlara uyum göstererek yaşarlar. Bu durum ortadan kalktığında ve yeni doğal şartlara uyum göstermedikleri takdirde genelde türleri yok olur. Buna karşın insanoğlu, doğayı kendine ve yaşam fonksiyonlarına uygun şekillendirebilmektedir. Dünyanın en sıcak iklimlerinde de yaşayabilir en soğuk yerlerinde sahip olduğu akıl ve öğrenme yeteneği sayesinde, barınma, yiyecek, içecek, giyecek vb. gibi ihtiyaçlarını her doğal ortamda giderebilmektedir. Kısaca, insan dünyanın her yerinde yaşayabilen, üstün düzeyde akıl sahibi ve öğrenme yeteneğine sahip tek canlı türüdür. Geliştirdiği bilim ve teknik aracılığıyla, uzayda bile istasyonlar kurup yaşama düzeyine ulaşmıştır. Bu ise belirtildiği gibi ancak akıl ve öğrenebilme yeteneğinin bir sonucudur. Doğada yaşayan diğer canlı türleri gözlemlendiğinde, çoğu kez insanlardan daha üstün ve gelişmiş organlara ve buna bağlı olarak da çeşitli becerilere sahip oldukları görülmektedir. Örneğin, yırtıcı kuşların görme özelliği (Kartal, Şahin, Doğan, Atmaca vb.) gibi avcı hayvanların (Geopar, Leopar vb.) hızı, kas yapısı, koku alma ve işitme özellikleri, yüksek düzeyde gelişmiştir. Bir köpeğin aldığı kokuyu veya Afrika ovalarında yaşayan ceylanın duyduğu sesi, bir insanın alet-teknik kullanmadan algılaması mümkün değildir. Sahra çölünde yaşayan bir deve günlerce susuzluğa dayanabilir. Kuzey kutbunda yaşayan kutup tilkileri ve kutup ayıları eksi 60–70 dereceye varan dondurucu soğuklarda çok rahat yaşayabilmekteler. Bu hayvan türleri bulundukları coğrafik ve iklim koşullarına akıl almaz düzeyde adapte olabilmişlerdir. Fakat siz deveyi kuzey kutbuna, kutup ayısını çöle götürseniz, yaşama imkânı bulamazlar ve çok kısa bir zamanda ölüme mahkûm olurlar. İnsan ise, akıl ve öğrenebilme becerisi sayesinde, kendini her türlü doğal koşullara hazırlayabilir. Filozofların deyimi ile alet yapan (homofaber), yani teknik üretebilen bir varlıktır. Ünlü yunan filozofu Aristoteles insanın kabiliyetini, özellikle elini kullanabilme yeteneğini şöyle tanımlamaktadır;

“el, aletlerin aletidir.“

Üstün düzeyde öğrenebilen, akıl sahibi, alet üreten, kendi bilincinde olan ve muhakeme edebilen insanoğlu, bu özelliklerinden dolayı her koşulda yaşayabilmektedir. Organik ve morfolojik (vücut ve iskelet yapısı) itibariyle birçok canlı türünün gerisinde kalan insan, her şeye rağmen aklı ve öğrenebilme yetisi sayesinde, doğaya büyük ölçüde hakim durumdadır.

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için Antropolojinin (insan bilimi) en büyük isimlerinden biri olarak kabul görmüş, Alman bilim adamı Arnold Gehlen’in tespitlerine kısaca yer vermek istiyoruz. Gehlen insanın ve hayvanların organik yapılarını kıyaslayarak şöyle özetlemektedir:

“İnsanın doğada morfolojik yapısı itibariyle bir istisna teşkil ettiği çoktan beri gözlemlenen bir durumdur. Normal de tabiattaki ilerlemeler, canlı türlerinin daha gelişmiş, bulunduğu çevre ve iklim koşullarına son derece uygun organların ortaya çıkmasından ibarettir. Canlıların tümü yaşadıkları doğal ortamlara son derece uygun organ yapılarına sahiptirler. İnsanın durumu dikkate alındığında ise yapı çok farklıdır. İnsan tabii silahların hiç birine sahip değildir. Görme, işitme gibi yetenekler, diğer hayvanlarda olduğu gibi gelişmemiştir. Doğal yağış şartlarına uygun koruyucu bir kürke sahip değildir. Diğer canlı türleri gibi doğasına uzmanlaşmış bir şekilde adapte olamamıştır. Buna rağmen insan dünyanın tüm bölgelerine yayılıp, yaşayabilmektedir.

Kutuplarda, ekvatorda, sulak yerlerde, çöllerde, ormanlarda, dağlarda atmosferin bulunduğu her yerde insana rastlamak mümkündür. Bunun sebebi ise onun kültürel bir varlık olmasından kaynaklanmaktadır. Önceden planlamış, düşünülmüş ve birlikte yapılan işlerin sonucunda, her yere uyum sağlayabilmektedir.” (Gehlen, 1993: 227-232).

İnsanoğlu, kültür üreten ve geliştiren özellikleriyle yaşamını sürdürebilmektedir. Yine Gehlen’e göre bunu yapabilmesi içinde özellikle eğitim kurumlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Kurumların insan hayatında hafifletici ve rahatlatıcı işlevleri bulunmaktadır. Modern toplumlarda iş bölümüne gidilmiş, her konuya dair uzmanlaşma gerçekleşmiş ve çeşitli kurumlar oluşmuştur. İnsan toplulukları daima bir şekilde farklı ihtiyaçlara cevap verebilecek, kurumsallaşma çabası içine girmişlerdir. Alevilik gibi inançsal topluluklarda da durum farklı değildir.

Aleviler, inanç ve kültürlerinin devamlılığını sağlamak için çeşitli şekillerde kurumsallaşmışlardır. Bu kurumsallaşma belki her zaman yeterli düzeyde olamamıştır ama bu yönde gösterilen çaba ve gayret, her toplulukta aynıdır. İnsanın eğitilmesi gereken bir varlık olduğu konusuna ilişkin, geçen yüzyılın en ileri gelen sosyal – psikologlarından ve felsefecilerinden biri de Erich Fromm’dur. Fromm’a göre, diğer canlı türleri ile kıyaslandığında insanın içgüdülerle davranma şeklinin en az düzeye indiği görülmektedir. Buna karşılık beyin gücünün ve bundan kaynaklanan, davranış biçimlerinin ise en üst düzeyde olduğunu tespit etmek mümkündür. Böylece içgüdülerle davranma şekli minimuma, beyinsel faaliyete dayalı davranış ise maksimuma çıkmıştır. Bu da yine Fromm’a göre doğa ile insanın arasındaki var olan harmoniyi olumsuz yönde etkilemiştir. Hayvanlar tamamen içgüdüleriyle hareket edip doğa ile tam bir harmoni içinde yaşarlar ve bundan dolayı da rahattırlar. Çünkü içgüdüleri, onların bütün davranışlarını belirler ve bu anlamda özel bir çaba göstermelerine de gerek yoktur, adeta programlanmışlardır. Örneğin, kuşların göç etmesi, doğan antilop yavrusunun hemen yürüyebilmesi, sahilde yumurtadan çıkan kaplumbağa yavrusunun denize doğru hareket etmesi gibi. Oysa insanın bu türden içgüdüleri yoktur ve her şeyi öğrenmesi gerekmektedir. Yürümeyi, konuşmayı, toplum kurallarını, inanç ve kültüre uygun davranmayı, yapacağı mesleği ve daha birçok şeyi hayatı boyunca öğrenmek zorundadır.

İnsan tabiatın bir parçasıdır ve kurallarına boyun eğmek zorundadır. Fakat diğer taraftan beyin gücü ve öğrenme yetisinin sayesinde, bulunduğu tabiata da müdahale edebilmektedir. İnsan bir yönüyle doğa ile uyumsuzluk içindedir. Fromm bunu dinsel bir olgu olan “Âdem’in cennetten atılma” durumuna benzetmektedir. Âdem ve Havva cennetteyken ve daha yasak olan, o meyveden yemeden önce, tabiat ile harmoni içindeydiler. Ama yasaklananı yaptıkları için o doğal harmoni yok olmuştur, çıplak olduklarının farkına varmışlardır ve çıkarılmışlardır. Böylece o doğa ile olan uyum ortadan kalkmıştır. O günden bugüne varlığını sürdürebilmesi için öğrenmek zorunda kalmıştır. Çünkü davranış ve hareketlerini yönlendiren içgüdüler en az düzeydedir. Buna karşın beyinsel faaliyet en üst düzeydedir. İçgüdülerin eksikliğini kültür üreterek ve sürekli öğrenerek giderebilmektedir. Kültür üretmesi ve bunu eğitim yoluyla bir sonraki nesile aktarmak suretiyle varlığını devam ettirebilmektedir (Fromm,1998:251-255). Yukarıda belirtilen durumdan kaynaklanan bazı önemli ihtiyaçların meydana geldiğini belirtmekte fayda vardır. Fromm bu ihtiyacı, “insanın varoluşuyla ilgili ihtiyaçları” olarak adlandırmaktadır. Bu konuya girmeden önce ünlü Psikolog Abraham Maslow’un insanın temel ihtiyaçlarını konu olan saptamalarına kısaca değinmek istiyoruz. Maslow insanın ihtiyaçlarını bir piramidin yapısına benzetmektedir. Buna göre piramidin en alt basamaklarında, temel biyolojik ihtiyaçlar ve bundan sonraki basamaklarında ise psikolojik ruhsal ihtiyaçlar gelmektedir. Maslow’un temel ihtiyaçlar piramidini, aktarmak istiyoruz:

Maslow’a Göre Temel İhtiyaçlar Piramidi:

  • Dünyayı ve varlığı anlama, kavrama, yorumlama ihtiyacı (Kimim, neyim, niye varım, nasıl yaşamalıyım?)
  • Kendini gerçekleştirme, kapasitesini kullanma ihtiyacı (Kendini ortaya koyma, hedeflerine ulaşma gibi)
  • Estetik ihtiyaçlar (güzellik, düzen, uyum vb. gibi şeyleri algılama düşünme gibi)
  • Fikirsel boyutta düşünme ve anlama ihtiyacı (öğrenme, algılama vb. gibi)
  • Değerli olma, sayılma ihtiyacı (değerliyim, yararlıyım, kabul görmek gibi)
  • Bağlılık, bağlanma ihtiyacı (Bir yere bağlanma, örneğin aile veya toplum, sevme ve sevilme duygusu)
  • Güvenlik, emniyette olma ihtiyacı (Kendini güvende hissetme, korkulardan arınma gibi)
  • Biyolojik ihtiyaçlar (Yeme, içme, dinlenme, barınma vb. gibi) (Zimbardo, 1992: 352).  

Yönünü bulma ihtiyacı: Fromm´a göre kendi bilincinde olan, akıl sahibi, diğer canlı türlerinden kat be kat üstün yeteneklere sahip insanın, dünyayı anlaması ve bulunduğu doğal ortamda yerini kavraması gerekmektedir. İnsanın doğal ve sosyal dünyasını anlayabilmesi için, adeta bir yol haritasına ihtiyacı vardır. Aksi takdirde, hal ve hareketlerini yönlendiren içgüdülerden yoksun olması yüzünden, şaşkın bir vaziyette ne yapacağını bilemez bir hale gelir. Bu olumsuz durumun yaşanmaması için insanın bir pusulaya ihtiyacı bulunmaktadır. İşte bu pusula görevini, kültür denen olgu yerine getirmektedir. Dünyada var olan her kültürün mutlaka bir yön tayin edici işlevi bulunmaktadır. İnsanlar, içinde yaşadıkları kültürlerin yardımıyla nerede ve nasıl davranacaklarını öğrenirler. Toplum fertleri açısından kültürün pusula işlevi görmesi, yani yön tayin ediciliği çok önemlidir. Diğer bir ihtiyaç ise insanın kendisini bir yere, daha doğrusu bir köke ait hissetmesidir. Düşünürler tarihler boyu insanı tanımlamak için çeşitli nitelendirmeler yapmışlardır. Örneğin: insanı düşünebilen, alet yapan, sosyal bir varlık, sembol ve kültür üretebilen canlı türü vs. şeklinde ifade etmişlerdir. Antropologlar (insanbilimciler) insanı beyaz bir sayfaya benzetmişlerdir. İnsan bu düşünceye göre, beyaz bir sayfa gibi doğar, daha sonra ise kültür ve inançlar bu sayfaya yazılarını yazarlar. Yukarda dile getirilen düşünceler bir bütün halinde değerlendirildiğinde, insanın şu veya bu şekilde, belli değerler doğrultusunda eğitilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bugün itibariyle modern pedagoji, diğer bilim dallarının verilerinden de faydalanarak, sürekli kendini yenileyip, insanı daha üst düzeyde eğitmeye dair metotları geliştirmektedir.Bu anlamda Alevilerde, kendi beyaz sayfalarına, kendi yazılarını yazmalıdırlar. Aksi takdirde başkaları bu yazıyı yazarlar. İnsan eğitilmesi gereken bir varlık olduğundan ötürü, boşluk götürmeyen bir yapıya sahiptir. Eğer siz eğitemezseniz, başkası bu işi yapar. Çünkü insan öğrendiği davranış ve bilgilerinin birçoğunu iki şekilde edinir:

  • Bilerek, isteyerek bir amaç doğrultusunda öğrendiklerimiz
  • Farkına varmadan, gündelik hayatta yaşayarak, izleyerek öğrendiklerimiz. Öğrendiğimiz birçok şeyi, farkına varmadan gündelik hayatta yaşayarak, izleyerek öğreniyoruz.

Bir şeyi etkileme veya harekete geçirme ihtiyacı: Hepimiz bir şeyleri başarmak ve hayata etkili olmak isteriz (Fromm, 1998: 259-265). Bu nedenden dolayı insan sürekli bir çaba içindedir. İnsan bireysel faaliyetlerin dışında, toplumsal faaliyetlerinde içine girer. Örneğin siyasi partiler kurup düşüncesini egemen kılmaya çalışır. Çeşitli örgütlemeler aracılığıyla inancını, kültürünü, sendikal haklarını vb. öğeleri etkin bir hale getirip, bir sonraki nesillere aktararak yaşatmak ister. İnançsal ve kültürel kimliğini meydana getiren unsurları, çocuklarına vermeye gayret gösterir. Çocuklarını belli değerler doğrultusunda yetiştirmeyi amaçlar. Bu ancak düzenli bir eğitim ve öğretim yoluyla mümkündür.

Bundan dolayıdır ki insanlar hangi toplumun üyesi olurlarsa olsunlar, bir şekilde planlı veya farkına varmadan gündelik hayatta yaşayarak bir eğitim sürecini daima gerçekleştirmişlerdir. Bu durum antik çağda felsefecileri meşgul etmiş, günümüzde ise çeşitli bilim dallarının araştırdığı ve planladığı bir iş olmuştur (Giesecke, 1997: 15).

Çünkü bilindiği üzere insanın becerileri, karakteri, bilgi hazinesi, ahlakı, kişiliği gibi öğeler, ancak uzun bir eğitim ve öğretim sürecinin sonucunda şekillenmektedir. Ünlü Alman felsefecisi Kant’ın deyimiyle:

“İnsan eğitimin bir sonucudur”

Üst düzeyde birliğe varma ihtiyacı ve hissi: İnsan bir gün öleceğini, yaşlanacağını ve bunu engelleyemeyeceğini bilen tek canlı türüdür. Kendisinin etki yapamadığı ve boyun eğmek zorunda kaldığı, doğal yasaların olduğunun bilincindedir. Dolayısıyla bu çaresiz durumu giderebilmek için, bir şekilde birlik duygusuna ihtiyacı bulunmaktadır. Bunu da çoğu kez bir yaratıcı da ve dinsellikte arar. Bütün dinler ve özelliklede İslam-tasavvufu bu düşünceyi etraflı bir şekilde işler. Alevilikteki vahdet-i vücut anlayışı, yani varlığın birliği fikri, tamda bu noktada büyük bir anlam ifade etmektedir. Bu felsefi yaklaşıma göre var olan her şey Allah’ın bir görüntüsü ve tecellisidir. Bir anlamıyla yaratılan her şey, yaratıcının bir parçası konumundadır. Zaten daha öncede belirttiğimiz gibi kutsal kitaplara, örneğin gerek İncil’de gerek ise Kuran-ı Kerim’de Allah’ın insanlara kendi ruhundan üflediği ve onu kendine benzettiği ifade edilmektedir. Böylece insan biyolojik olarak öldükten sonra, ruh bir yerde aslına, yani Allah’a geri dönecektir. Yine Kuran-ı Kerim’de “Bir gün mutlaka bize geri döndürüleceksiniz” ifadesi kullanılmaktadır. Ruh, vücut kafesinden kurtulup geldiği o yere elbet bir gün ulaşacaktır. O su damlası tekrar denize kavuşup orada yok olup, denizle bütünleşecektir. “Hakk’a yürüme” deyimi de bu sebepten dolayı kullanılmaktadır. Fakat Alevi tasavvufi düşüncesine göre, insan yaşarken de bu duruma ulaşabilir veya o birliği hissedebilir. Alevi inancına göre, insan bu duyguyu hakikat makamına ulaştığı an ve kemalâta erdikten sonra hissetmeye başlar. Hak’la Hak olan insan bu aşamaya ulaştığında, yaratılanı ve yaratıcıyı gerçek manasıyla kavramış durumdadır artık. Bu sebepten dolayı bir Alevi, Yunus Emre’nin deyimiyle yaratılan ne varsa, onu yaratandan dolayı sevmelidir ve hürmet etmelidir. İnsanoğlunun en önemli ihtiyaçlarından biri de, bir şeyi etkileme veya harekete geçirme duygusudur.

Bir yere ve köke kendini ait hissetme ihtiyacı: Her bitkinin bir kökü olduğu gibi insanların kendilerini ait hissettikleri köklere ihtiyacı vardır. Bir yere ait olma hissi, insan psikolojisinin en önemli ihtiyaçlarından biri sayılır. İnsan, köksüz, yani toplumsuz izolasyon duygusuna kapılır ve hiçbir şeyle sağlıklı bir bağlılık kuramaz. Bu da sosyal bir varlık olan insan için ağır ruhsal problemler meydana getirebilir. İnsanın var oluşuyla ilgili diğer bir gereksinimse, daha üst düzeyde bir birliğe ihtiyaç duymasıdır.

Daha öncede belirttiğimiz gibi insan kendine adeta ikinci bir dünya yaratmıştır. Bu durum insanda içgüdülerin en az düzeyde olması ve beyinsel faaliyetin en üst düzeyde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Genelde, iki temel içgüdünün varlığından söz edilir. Bunlardan biri yeme-içme, diğeri ise cinsel içgüdüdür. İçgüdüler adından da anlaşılacağı gibi öğrenilen davranışlar değildir. Bunun aksine doğuştan var olan ve genetik yapıda bulunan davranış biçimleridir. Hayvanların sergiledikleri bütün davranışlar, sahip oldukları içgüdülerle meydana gelir. Oysa insanoğlunda durum farklıdır. İnsanın hayatta kalabilmesi için birçok şeyi öğrenmesi gerekmektedir. Ona yardımcı olabilecek içgüdülerden yoksundur. İçgüdülerin eksikliğini dengeleyebilmek için, insanın öğrenmeye ve dolayısıyla yönlendirilmeye, yönünü bulmaya ihtiyacı vardır. Fromm, buna yön bulma ihtiyacı demektedir.

Görüldüğü üzere insanın ilk önce biyolojik daha sonra ise psikolojik-ruhsal ihtiyaçlarının karşılanması gerekmektedir. Aksi takdirde insan, ciddi rahatsızlıklarla karşı karşıya kalabilir. Özellikle psikolojik ihtiyaçların karşılanması ruh sağlığı açısından hayati önem taşımaktadır. Öğrenme yolu ile dünyayı kavrama, anlama ve algılama bu perspektiften bakıldığında, çok büyük bir önem arz etmektedir. Fakat bunun yanı sıra Erich Fromm, insanın ihtiyaçları konusunu bir başka açıdan değerlendirmektedir. Fromm’a göre insanların varoluş şekliyle veya koşullarıyla yakından ilgili bazı ihtiyaçları bulunmaktadır.

Öğrenmenin tanımını, pedagoji genelde davranış değişikliği şeklinde ifade eder. Buna göre öğrenim yoluyla elde etiğimiz bilgi ve kalitelerimiz davranışlarımıza yansımaktadır (Schilling, 1995: 26-27). Bu süreç öğrendiklerimize göre pozitif veya negatif davranışlar şeklinde gün ışığına çıkar. İşte bu bağlamda Aleviler de günümüzün yaşam koşullarını dikkate alarak, çocuklarına, Alevilik inancı ve kültürünü ciddi bir eğitim konsepti çerçevesinde vermelidirler. Cemevleri, dergâhlar ve dernekler gerek fiziki alt yapı ve görünümleriyle gerek ise manevi atmosferleriyle Aleviliğe uygun bir şekilde dizayn ve organize edilmelidirler. Alevilik inancı, ancak yaşamın içinde yer alır, yaşanırsa gelecek kuşaklara aktarılabilir. Birçok şeyi farkına varmadan öğrendiğimize göre Aleviliği de ancak Alevice bir ortam yaratabilirsek, öğrenebilir ve öğretebiliriz. İşte bu bağlamda Dört Kapı Kırk Makam öğretisi çok büyük bir anlam kazanmaktadır. İnsanı eğiterek kemalâta erdirmenin amaçlandığı bu anlayış, Alevilikteki eğitim sisteminin felsefesini ve teorisini oluşturmaktadır. Günümüz Alevilerinin yapması gereken şeylerden biri, buna uygun altyapıyı hazırlamak ve pratikte uygulanır hale getirmektir. Didaktik-Methodik açıdan Dört Kapı Kırk Makam felsefesine uygun, iyi hazırlanmış müfredatların ve eğitim konseptlerinin bir an önce hayata geçirilmesi gerekmektedir. Son yıllarda çeşitli isim ve federasyonlar altında örgütlenen Alevilerin, eğitime ağırlık vermeleri, en acil yapılması gereken faaliyetlerin başında gelmektedir. Bu bölümde insanın biyolojisi ve psikolojisi gereği eğitilmesi gereken bir varlık olduğunu kısaca anlatmaya çalıştık. Bundan sonraki bölümde Dört Kapı Kırk Makam anlayışını daha ayrıntılı bir şekilde aktarmak istiyoruz.

Dört Kapı Kırk Makamın Kaynağı

Alevilerde Dört Kapı Kırk Makam olgusu eğitim açısından çok büyük bir öneme sahiptir. İnsanı Hak yolunda kemale, olgunluğa ve yüksek ahlaka ulaştırmanın, manevi aşamaları olarak değerlendirilir. Alevi kaynaklarında Dört Kapı Kırk Makam düşüncesi, özellikle başta “Buyruk” ve daha ayrıntılı bir şekilde ise “Makalat’ta” işlenmiştir. İmam Cafer-i Sadık’ın Buyruğunda dört kapı ve aşamaları şu şekilde ifade edilmektedir:

“Amma budur ki, kapı dörttür. Önce ilm-i şeriattır. Ve bir de kemal-i marifettir. Ve bir de mana-ı tarikattır. Ve ana kaynak hakikattır. Bunlar birbirine aynadır. Ancak dördünün de özellikleri vardır. Onu da bilmek gerekir. Birinci kapı şeriatı bilmeden şeriat tamam olmaz. Marifet ilminden bilmeden marifet tamam olmaz. Bunun dördünün sırları tümü birden oldu. İmdi, ey sofular, ey dervişler, dervişanlar, ey ikrar iman davası kılan canlar, bu yol içinde mürebbi, musahip, aşina ve meşrep diye bulunanların dördünden birinci şeriat, ikinci tarikat, üçüncü marifet, dördüncü hakikattır” (Bozkurt, 1982: 168-169).

Görüldüğü gibi Buyruk ilk önce dört kapıyı sıralayıp, daha sonra da ikrar verenlere bir çağrı yapmaktadır. Bu kapıların bilinmesi gerektiğini ve bunun ise hakikate varma yolunda, en önemli şartların başında geldiğini beyan etmektedir. Makalata ise Hünkar Hacı Bektaş Veli, dört kapıyı açıklayıp, her kapıya on makam ekleyerek bu düşünceyi daha da derinleştirmiştir. Hacı Bektaş Veli her kapı için on makam geliştirerek olayı daha somut hale getirmiş ve neyin yapılıp neyin yapılmayacağı konusunda adeta pedagojik bir yol haritası çizmiştir. Bakınız Hacı Bektaş Veli durumu aynen şöyle dile getirmektedir:

“Evvel Bab Oldur kim, Adem, Tanrı Taala Haziretlerine kaç makamda erer, dost olur, anı beyan eder. Ol Kub-i Alem eder kim, kul calab Tanrı’ya kırk makamda erer, ulaşır dost olur. Onu şeriat içinde, onu tarikat içinde, onu marifet içinde, onu hakikat içinde” (Yalçın, 1993: 170).

Burada Hacı Bektaş Veli dört kapı kırk makam müessesini Hak Taalaya ulaşma yönünde büyük bir işleve sahip olduğunu özetlemektedir. Şeriat kapısı, Hünkar’a göre birinci derecede iman ve ibadet kapısıdır.

“Şeriatta evvel makam iman getirmekledir. Amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve resulihi ve’ lyevmil ahır “ (Yalçın, 1993: 170).

Amentü kelimesi “inanmak” anlamına gelir. İslamiyet’e Allah’a, meleklere, Kuran’a Peygamberlere ve ahirete inanmak temel esastır. Hacı Bektaş Veli de bunu belirtip ilk kapının şeriat olduğunu söylemektedir. Bu ilk aşama temel inançların kabullenilmesi açısından çok büyük önem taşımaktadır. Zira Allah’a ve Peygambere inanmayan ve bunu kabul etmeyen bir kişi Alevilige göre, diğer aşamalara asla geçemez. Her kapı diğer bir kapının ön şartı konumundadır. Ancak sırasıyla kapılar geçilebilinir. Günümüz eğitim sistemi ile karşılaştırıldığında, şeriat kapısı ilkokul görevini görmektedir.

Bu manada Tarikat kapısı ikinci aşamayı, yani ortaokulu temsil etmektedir. Yolu yordamı, bir öğreticinin yardımıyla öğrenmektir. Başka bir deyimle Kamil bir insandan, Kamil İnsan olma yolunda bilgilenmeyi amaçlamaktadır. Hacı Bektaş Veli bununla ilgili şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Azizmen, tarikatin evvel makamı, el alıp tövbe kılmaktır” (Yalçın, 1993: 202).

Alevilikteki, “el ele el Hakk’a” anlayışını burada kolaylıkla görebilmekteyiz. Bir pirin bilgilerinden faydalanarak, onun yardımıyla öğrenmektir. Üçüncü aşama olan Marifet kapısının ilk makamı ise, Hacı Bektaş Veli’ye göre edepli olmaktır. Bu da yine günümüz ile kıyaslayacak olursak lise öğrenimi gibidir.

“Marifet’in evvel makamı edebtir” (Yalçın, 1993: 218).

Bu aşamada önemli olan edebe uygun bir şekilde yetişmek ve o doğrultuda hayatını yaşamaktır. Marifet kapısında toplumun ahlak kurallarını özümsemek, insanın hem kendisine, hem de toplumun faydasına olacak işlerle uğraşmak ve ona göre bir davranış şeklini sergilemek amaçlanır. Son aşama Hakikat kapısıdır, yani üniversite diplomasını almaktır. Kâmil insan sürecinde varılması istenilen son noktadır. Hacı Bektaş Veli bu kapının ilk makamını şöyle ifade etmektedir:

“Amma Hakikat’ın evvel makamı toprak olmaktır” (Yalçın, 1993: 226).

Toprak, dini terminolojide alçak gönüllülüğün sembolüdür ve insanın yaratıldığı maddenin ta kendisidir. Toprak gibi olabilmek ile tamamem bencilikten sıyrılmış, nefsini kontrol edebilen, yaratılan her şeyde Hakk’ın güzelliğini görebilen, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanan, insan profiline işaret edilmektedir.

Hz. Adem topraktan yaratıldı, Hz. Ali’nin unvanlarından birisi turab yani topraktır. Onu çiğnememize rağmen, bütün nimetleri bize, toprak sunar ve bir gün bedenimizin varacağı en son yer yine topraktır. Toprak bu manada yaratılışın en önemli elementi olarak nimeti, alçak gönüllülüğü ve hoşgörüyü simgelemektedir. Toprak hiçbir canlıya karşı egoist davranmaz. Herkesin ayağının altındadır ve tüm yaşayan varlıkları karşılık beklemeden beslemektedir. İşte bu yüzden toprak Aleviliğe göre kutsaldır ve Aşık Veysel’in deyimiyle “sadık yardır”. Bakınız güzel ozan, nasıl yansıtmış bu düşünceyi dizelerine:

Dost dost diye nicesine sarıldım

Benim sadık yarim kara topraktır

Beyhude dolandım boşa yoruldum

Benim sadık yarim kara topraktır

Nice güzellere bağlandım kaldım

Ne bir vefa gördüm ne faydalandım

Her türlü isteğim topraktan aldım

Benim sadık yarim kara topraktır

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi

Yemek verdi ekmek verdi et verdi

Kazma ile döğmeyince kıt verdi

Benim sadık yarim kara topraktır

Ademdem bu deme neslim getirdi

Bana türlü meyva yetirdi

Hergün beni tepesinde götürdü

Benim sadık yarim kara topraktır

Dileğin var ise Allah’tan

Almak için uzak gitme topraktan.

Cömertlik toprağa verilmiş Hak’tan

Benim sadık yarim kara topraktır

Hakikat ararsan açık bir nokta

Allah kula yakın kul Allah’a

Hakk’ın gizli hazinesi gizli toprakta

Benim sadık yarim kara topraktır

Eğer biz insanlar toprak gibi cömert, merhametli ve alçak gönüllü olabilirsek, birçok sorunu yaşamaktan kurtuluruz. Büyüklük taslamaz, kimseyi hakir görmez, yaratılan her şeye saygılı olur ve Hak’tan ayrılmayız. Bu bölümde Makalat’tan bazı alıntılar yaparak, dört kapı kırk makamın vermek istediği ruhu ve amaçladığı insan modelini kısaca yansıtmaya çalıştık. Zaten bize göre kendine “Aleviyim” diyen her insanın Makalat’ı mutlaka okuması, detaylı incelemesi, üzerinde derin düşünmesi ve anlamaya çalışması gerekmektedir.

Serçeşme diye anılan, istisnasız her Alevinin Pir kabul ettiği, Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin bu eseri, Dört Kapı Kırk Makam’ın yanı sıra, daha birçok konuya da değinmektedir. İnsanlara paha biçilmez değerde nasihatlarda bulunmaktadır. Yüzlerce yıl evvel kaleme alınmasına rağmen, günümüze ışık tutup insanları bir meşale gibi aydınlatmaktadır.

Dört Kapı ve Makamları

Bu bölümde kırk makamı günümüz Türkçesiyle anlaşılır bir şekilde vermeyi amaçlıyoruz. Bektaşilerin önde gelen yazarlarından biri olan A. Celalletin Ulusoy, dört kapı kırk makamı, kendi eserinde şöyle sıralamaktadır:

1. Şeriat Kapısının Makamları

  1. İman etmek (Allah’a ve peygamberlere inanmak)
  2. İlim öğrenmek (bilgi ve birikim sahibi olmak)
  3. İbadet etmek ( Hakk’ı her daim anmak, dua etmek)
  4. Haramdan uzaklaşmak
  5. Ailesine faydalı olmak
  6. Çevreye zarar vermemek
  7. Peygamber’in emirlerine uymak
  8. Şefkatli olmak
  9. Temizliğe dikkat etmek
  10. Yaramaz işlerden sakınmak

2. Tarikat Kapısının Makamları

  1. Tövbe etmek (günahların affını dilemek)
  2. Mürşidin isteğine uymak (bilgili bir yol erbabından, yolu erkânı öğrenmek)
  3. Temiz giyinmek
  4. İyilik yolunda savaşmak
  5. Hizmetli olmak
  6. Haksızlıklardan korkmak
  7. Ümitsizliğe düşmemek
  8. İbret almak
  9. Nimet dağıtmak
  10. Özünü fakir görmek

Marifet Kapısının Makamları

  • Edeb (ahlakî kurallar çerçevesinde yaşamak)
  • Masiya’dan tecerrüd (bencillik, kin, garezden uzak olmak)
  • Perhizkarlık (hiç bir şeyde aşırıya gitmemek)
  • Sabır ve kanaat
  • Haya (utanma duygusunu kaybetmemek)
  • Cömertlik
  • İlim (bilgilenmek, irfan sahibi olmak)
  • Hoşgörü
  • Özünü bilmek
  • Ariflik

Hakikat Kapısının Makamları

  • Tevazu (alçak gönüllü olmak)
  • Kimsenin ayıbını görmemek
  • Yapabileceği hiçbir iyiliği esirgememek
  • Allah’ın her yarattığını sevmek
  • Tüm insanları bir görmek
  • Birliğe yönelmek ve yöneltmek
  • Gerçeği gizlememek
  • Manayı bilmek
  • Sırrı öğrenme
  • Allah’ın varlığına ulaşmak (Ulusoy, 1980: 216-218).

Aleviliğin yetiştirmek istediği insan modeli veya tipolojisi, Hacı Bektaş Veli gibi kemalâta ermiş, hakikate varmış, bencillikten tamamen sıyrılmış, her yönüyle örnek alınması gereken, faydalı işlerle uğraşan, haram lokma ve kul hakkı yemeyen insandır. Bu doğrultuda ortaya konulan pedagojik hedefler net bir şekilde ifade edilmiştir. Aslında dile getirilen düşüncelerin tümü evrensel bir karaktere sahiptir. Her çağda geçerliliği olan, zamanın üstünde fikirlerdir. Günümüzde, Hümanizm dediğimiz anlayışın açık bir şekilde, çeşitli boyutlarıyla ifade edilmesidir. İnsanı sevmek, ona hürmet etmek, çaba ve emek gerektirir. Sevme duygusunu geliştirmek, sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Öğrenilmesi, olgunlaştırılması ve çok büyük gayret gerektiren bir süreçtir. İşte bu noktada dört kapı kırk makam anlayışı sadece Alevilere değil, diğer bütün insanlara da gerekli olan teorik ve pratik çerçeveyi sunmaktadır. İnsan doğası gereği farklı durumlarda ve şartlar altında, farklı şekillerde davranışlar gösterebilir. Zaaflarına, yani nefsine yenik düşebilir, hata yapabilir, dünya malına ve zevkine tema edebilir. Fakat her şeye rağmen insan olduğunu ve erdemli davranması gerektiğini unutmamalıdır. Kamil İnsan ve Dört Kapı Kırk Makam gibi olgular, bu doğrultuda bir yöntem niteliği taşımaktadır. Bu anlayışı daha da geliştirerek uygulamak, günümüz insanı için değerli faydalar sağlayacaktır.

Makamların ne anlamlara geldiği böylece daha iyi anlaşılmaktadır. Dört Kapı Kırk Makam anlayışını bir bütün halinde düşünmek gerekmektedir. Hedeflenen her davaranış, doğal olarak diğerleriyle birbirine bağlıdır ve karşılıklı etkileşim meydana getirmektedir. Kamil İnsan Alevilere göre bunların tümünü öğrenmiş, özümsemiş ve o doğrultuda hayatını şekillendiren insana denir. Hacı Bektaş Veli ise bunun en güzel örneklerinden birisidir. Kutbu’l-arifindir, yani mürşittir, hakikate ermiş bir kimsedir.

Pedagojik Açıdan Kamil İnsan Düşüncesinin Önemi

Alevilikte eğitimin nihai hedefi kâmil insanı yetiştirmektir. İnsan eğitim sürecinin bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Daha öncede kısmen değindiğimiz gibi antropolojik tartışma genelde iki yönde yürütülmektedir: Bunlardan birinci görüş, diğer canlı türleri ile karşılaştırıldığında, insanın fizyolojik (bedensel organlar) açısından eksik olduğu ve bu durumu kültür aracılığıyla dengelediğidir. İkinci görüş, insanın tamda bu sebepten dolayı bilinçli ve akıllı bir varlık olarak kültür ürettiği, dolayısıyla eksikliğin zenginliğe dönüştüğü görüşüdür. Bu iki değerlendirme şekli de insanı kültür üreten bir varlık olarak kabul edip birbirini tamamlayan fikirlerdir. Buradan da anlaşılıyor ki kültür üretimi ve gelecek nesillere aktarımı, yalnız eğitim yoluyla sağlanabilinir. Batı dünyasını düşünceleriyle büyük ölçüde etkileyen alman filozofu Kant, bu durumu şöyle özetlemektedir:

“İnsan sadece eğitim ile insan olabilir, o sadece eğitimin şekillendirdiği bir sonuçtur” (Gudjons, 1997: 181).

Bu bağlamda Aleviliğin pedagojik yaklaşımı daha da önemli bir hale gelmektedir. kâmil insana Dört Kapı Kırk Makam’da ulaşma fikri, bu modelin teorik çerçevesini ve pratiğini ortaya koymaktadır. Alevi inanç ve kültürünün en önemli unsurlarından olan Dört Kapı Kırk Makam olgusu, kâmil insanı yetiştirme yönünde büyük rol oynamaktadır. Fakat günümüzde, pratik uygulanmalarda Alevi kurum ve kuruluşlarına büyük görevler düşmektedir. Modern pedagojinin bütün teknik ve yöntemleri kullanılarak gelecek nesillere bunu aktarmak durumundadırlar.

Son yıllarda özellikle Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) bu yönde çok önemli çalışmalar yapmış, değerli katkılar sunmuştur. Özellikle Alman okullarında Alevilik derslerinin okutulması ve sınıf geçmede dahi etkili olabilmesi, tarihsel bir olay olup aynı zamanda çok önemli bir kazanımdır. Aleviliğin en azından bir şekilde resmiyet kazanmasıdır. Diğer taraftan Türkiye’de etkili olan Alevi kuruluşlarının çalışması sonucunda da kısmen de olsa bazı olumlu gelişmeler meydana gelebilmiştir.

Alevilik ile ilgili bazı genel konular, okullarda din ve ahlak dersleri çerçevesinde işlenmektedir. Fakat bu gelişmeler asla yeterli bir düzeyde değildir. Aleviler bu doğrultuda daha fazla örgütlenmeli ve taleplerini siyasi platformlarda dillendirmelidirler.

Türkiye’de Alevi vatandaşların hakları mutlaka verilmeli ve kimlikleri tanınmalıdır. Bu demokratik hakların verilmesi toplumsal barış açısından hayati önem arz etmektedir. Bir ülkede ancak toplumsal barışla, toplumsal kalkınma sağlanabilir. Alevilerin eşit şartlar altında, demokrasi çerçevesinde, haklarının verilmesi, toplumsal barış için kaçınılmaz bir fırsat niteliği taşımaktadır. Aksi takdirde tek bir mezhebe dayalı anlayış ve tek bir mezhebin devletin bütün imkânlarından faydalanması, toplumsal ve sosyal haksızlıklara yol açar ki bu kul hakkına riayet etme fikrine taban tabana zıttır. Bu durum ne İslamîdir ne de insanîdir. Bunun için devlettin dini gruplara eşit uzaklıkta olması en doğru olan anlayıştır.

Diğer taraftan cemevlerinin birer okul gibi çalışması ve gerekli fiziksel altyapıyı sağlamaları şarttır. Aleviler kendi çocuklarına ve gençlerine Alevice bir ortam hazırlamak zorundadırlar; çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi, birçok şeyi farkına varmadan, ortamlardan öğreniyoruz. Cemevleri birer çekim ve cazibe merkezi haline getirilmeli ve manevi bir atmosfer mutlaka yaratılmalıdır. Bunları çeşitli bağlamlarda ısrarla söylememizin temel sebebi ise şudur: Modern kapitalist toplumlarda bireycilik ön plandadır ve birçok kültür, yaşama tarzı yan yana veya iç içe bulunmaktadır. Birçok farklı değer aynı anda varlığını sürdürmekte ve insanları etkilemektedir.

Buna Almanca da “Wertepluralismus”, yani değerler çeşitliliği-çokluğu denilmektedir. Oysa daha kollektif ve gelenekçi bir toplum yapısından gelen insanlar için durum böyle değildir. Bir değerler bütünlüğü vardır. Herkes aynı değerler etrafında bütünleşmiştir. Örneğin, büyüklere saygı ve onlara yer verilmesi önemli bir değerdir ve herkes bunu uygulamaya gayret gösterir. Fakat değerler çeşitliliğinin egemen olduğu topluluklarda bu böyle olmayabilir. Büyüklere her zaman yer verilmeyebilir, bu bir değer de teşkil etmeyebilir. Evlenmek, gelenekçi toplumlarda önemli bir değerken, diğer taraftan bireyci topluluklarda öyle olmayabilir. Kişiler evlenmeden de veya daha çeşitli cinsel tercihler yaparak da yaşayabilirler. Aynı şekilde giyim kuşamda, yemek kültüründe, müzik, sanat ve düşünsel boyutta farklıklar olabilir. Bu türden örnekleri çoğaltmak mümkündür. Umarız değerler çeşitliliği derken neyi kast ettiğimiz anlaşılmıştır. Aleviler çağımızda yoğun olarak şehirlerde yaşamaktalar. Diğer birçok topluluk, yaşam formu ve değerler ile yaşamak durumundalar. Her topluluk gibi Alevilerin de bu bağlamda kendine özgü inanç, kültür ve değerleri bulunmaktadır ve bunu kendi çocuklarına aktarmayı amaçlamaktalar. Zaten bunu yapamadıkları takdirde, kendi inanç ve değerlerine yabancılaşma, daha doğrusu asimilasyon meydana gelir. Çünkü değer çeşitliliğinden kaynaklanan bir yabancılaşma süreci yaşanır. Eğer Aleviler kendi kimlik ve değerlerini çocuklarına veremezlerse, doğal olarak bu çocuklar başka kültür ve değerlerin etkisi altına girer daha sonra ise Aleviliklerine yabancılaşırlar.

Birçok değerin bir arada bulunduğunu, birbirlerini etkilediğini ve belli bir ölçüde birbirleriyle rekabet içinde olduklarını bilmemiz gerekir. Alevilerin de bu durumu iyi kavramaları ve çocuklarına inanç ve değerlerini vermeleri kanaatimizce zorunlu bir hale gelmiştir. Dört Kapı Kırk Makam anlayışı bu açıdan bakıldığında, kâmil insan olma yolunda çok önemli bir pedagojik yaklaşımdır. Alevilerin kolektif bilinci ve kültürel kimlikleri, ancak ciddi bir eğitim seferberliği başlatılırsa gelecek nesillere aktarılabilir. Bunu yaparken de içinde bulunduğumuz çağın koşullarını göz önünde bulundurarak, zamanın ruhunu anlayarak ve sosyal bilimlerden faydalanarak hareket etmek gerekmektedir.

Hazırlayan:

Bülent Korkmaz (Sosyalpedagog ve Duisburg Alevi Toplumu Egitim Sorumlusu 2014-2019)

Kaynaklar/Dipnotlar

Buyruk, (Hazırlayan: Prof. Dr. Fuat Bozkurt), İstanbul, 1982.

Fromm, Erich. Anatomie der Menschlichen Destruktivität, 1998 Hamburg, Rowohlt Verlag.

Gehlen, Arnold. Philosopische Arbeitsbücher 7, Diskurs Mensch, Oelmüller, Dölle-Oelmüller, Geyer, 1993 Paderborn, Schöningen UTB.

Giesecke, Herman. Einführung in die Pädagogik, Juventa Verlag, München 1997.

Gudjons, Herbert. Pädagogisches Grundwissen, Klinkhardt, Bad Heilbrunn 1997.

Makalat-ı Hacı Bektaş Veli, (Yorumlayan ve hazırlayan: Aziz Yalçın), Der Yayınları, İstanbul 1993.

Schilling, Johannes. Didaktik/Methodik der Sozialpädagogik, Luchterhand Verlag Neuwind, Kriftel, Berlin 1995.

Ulusoy, A. Celalettin. Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu, Hacıbektaş, 1980.

Zimbardo, Philip G. Psychologie, 1992 Heidelberg-Berlin, Springer Verlag.

Diğer Kaynaklar:

  • Aksüt, Hamza: Aleviler, Ankara 2012, Yurt Kitap Yayın.
  • Buyruk: Hazırlayan Sefer Aytekin, Ankara 1958, Emek Basım-Yayımevi.
  • Buyruk: Hazırlayan Prof.Dr. Fuat Bozkurt, 1982 Istanbul.
  • Dr. Bedri Noyan: Bektaşilik Alevilik Nedir?, Istanbul 1995, Ant  Yayınları 3. Baskı.
  • Ersal, Mehmet. Alevilik: Kavramlar ve Ocak Sistemi – Çubuk Havzası Aleviliği Örneği- Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2016.
  • Ersal, Mehmet. Alevi Cem Zâkirliği, Barış Kitapevi, Ankara, 2019.
  • Ersal, Mehmet; Kahyan Kılıç, Seyhan. Alevi Bektaşi Semahları 1, Barış Kitapevi, Ankara, 2018.
  • Kehl-Bodrogi,Kristina: Kızılbaşlar/Aleviler, Istanbul 2012, Ayrıntı Yayınları.
  • Korkmaz, Bülent: Aleviliğin İnanç İlkeleri, Istanbul 2014, Anadolu Ofset.
  • Korkmaz, Bülent: Rıza Şehri`nin Çocukları, Ankara 2018, Yurt Kitap-Yayın.
  • Melikoff, Irene: Uyur İdik Uyardılar, Istanbul 2009, Demos Yayınları.
  • Makalat-ı Hacı Bektaş Veli, (Yorumlayan ve Hazırlayan: Aziz Yalçın), Der Yayınları, İstanbul 1993.
  • Öz, Baki: Alevilik Nedir?, Istanbul 2008, Der Yayınları.
  • Ulusoy A., Celalettin: Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu, Hacıbektaş 1980
  • Yaman, Mehmet: Alevilik (Inanç, Edep, Erkân), 2007.